Kaderi su yollarıyla çizilen Der-i Saadet
Su üstüne yazı yazılamazsa bile, bir şehrin kaderini belirleyen su yolları için söylenecek çok şey olduğu da gerçektir. Hele bir de konu Der-i Saadet’i üç koldan kucaklayan nehirlerse... Akan sular durur, sözcükler biter ve şehir dile gelir... Tunca’da süzülen kayıklarda sultanların sefası, Meriç’in kıyısında elleri göğe açılan çiftçinin duası, Arda boylarında yanık türkülerin ilham kaynağıdır Edirne’nin suları...

Onlarca asırlık tarihini, başyapıt Selimiye’sini, çehresini şekillendiren yüzlerce güzide eseri geçin, bir an için hiçbirinin olmadığını düşünün; sırf sularıyla bile eşsiz bir şehirdir Edirne... Prof. Dr. Mehmet Altan'ın da dediği gibi: "Her şeyi geçin, sular yeter..."
Çünkü Edirne dört bir yanını saran sularla süslenen, rızkını bulmak için sulardan beslenen, adeta kaderi sularla çizilen bir şehir.

Şehrin etrafında oynayan üç çocuğa benzer Tunca, Meriç ve Arda... Kah uslu uslu oynarlar, kah akıllarına yaramazlık düşen çocuklar gibi taşkınlık yaparlar.
Öyle ki, bazen korku salar bu taşkınlıklar insanların yüreğine. "Sular alıp götürecek Edirne’yi" tabiri sabitlenmiştir dedelerimizin, ninelerimizin düşüncelerine. Ve seyahatnamesinde yazmıştır asırlar önce Evliya: "Sonunda bu nehirler, Edirne’nin helakına sebep olacak" diye....
Yersiz de değildir bu korku. Tarih içinde nice defalar coşkun sularla şehrin içine kadar işleyen Tunca, Meriç ve Arda'nın taşkınlıkları, Osmanlı padişahlarını bile uykusuz bırakmış, gün olmuş, kurtulmak için alelacele şehirden uzaklara kaçmalarına sebep olmuştur...

Gel gelelim, üç kardeşin yaramazlıklarından kaynaklanan bu korku, 1960'larda büyük bir set çektirilmesine sebep olmuştur Edirne ile suları arasına. O günden tezi yok, ne köşelerde buluşarak yüzyüze gelecekler, ne de duyacaklardır artık birbirinin seslerini... Yarinden ayrı düşen aşık misali, Edirne’nin suları hakkında duydukları, sadece gelip geçenin konuştuklarından ibaret kalacaktır ne yazık ki...
Ancak 10 yılda, 20 yılda bir meydana gelen taşkınlığın cezası, bu kadar acımasızca olabilir mi? Koskoca bir imparatorluğun saraylarına kıyı ve saltanat kayıklarına yol olmanın karşılığı, bu akıbetle sonsuza kadar yüzleşmek mi...
Kaldı ki onlar, o kolkola gezen üç kardeş, akıp giden su değiller ki sadece! Onlar Der-i Saadet’in hayat kaynağı, akşam üzerlerinin serin havası, en uzak sokaklarına kadar işleyen kokusu ve eşsiz bir tabloyu tamamlayan rengi değiller mi...
Anılarımız onlarla dolu değil mi? Ve nicelerinin şiirlerini onlar süslemedi mi:
"Elinden tutup yarinin, Buğulu gözlerini kapatıp ve boylu boyunca uzanmışken Dinlemelisin hicranlı Meriç’in sesini, Ki sevdiğini daha çok sevesin..."

"Güzel" atfedilen kaç şehir vardır ki, kenarında deniz olmasın, içinden su geçmesin... Ve kaç şehir vardır ki, böyle bir zenginliği yanı başından akıp giderken, onunla bütünleşmesin, onsuz anılsın? Venedik, Paris, Viyana, Londra, Prag... Tüm bu şehirleri anlamlı kılan, Tuna, Sen, Thames ve diğerleri değil mi?...
Ya Edirne... Asırlardır üç kardeşin, Arda, Meriç ve Tunca’nın eşlik ettiği bu şehre ne demeli? Payına düşeni ne kadar alabiliyor Edirne bu suların taşıdığı zenginliklerden? Nehirleriyle buluşup, sularla kavuşup nasibini almaktan bu kadar uzak duruşu, sadece ve sadece Edirne’nin mütevaziliğinden mi...
Oturup, konuşup, dinleyip, hepsini anlamaya mı çalışmalı? Barajlar mı yapmalı? Bilim ve teknoloji çağında yaşadığımızla övünürken, daha verimli çözümleri tartışıp, aşıkla yarini ortak bir noktada mı buluşturmalı...
Nasıl olacaksa olmalı, bu hasret , bu çile, bu ayrılık bitmeli ve Edirne sularına kavuşmalı...
EDİRNE'NİN DİĞER YÖNLERİNİ KEŞFEDİN!
:: EDİRNE’DE GÖLLER :: EDİRNE KÖPRÜLERİ :: KARAAĞAÇ’TA GÖRÜLECEK YERLER :: ULAŞIM VE KONAKLAMA :: OSMANLI DÖNEMİ ŞAİRLERİ :: TAHTAKALE HAMAMI
Bu konu hakkında ilk yorum yazan siz olun.
|