Edirne’nin Fethi ve Başkent Edirne

1361-1453 yılları arasında Osmanlıya başkentlik yapmış olan Edirne Osmanlıların Rumeli'ye yerleşmeleri ve Avrupa ortalarına kadar genişlemelerinde bir askeri üs ve dayanak noktası olarak da ayrı bir değer taşımaktadır.

26
Görüntülenme
Fotoğraf © edirneden.com (2004)

92 Yıllık Payitaht (Başkent)

Bizans Entrikaları

Doğu Roma (Bizans) imparatoru olan Andrenikos’un ölümünden sonra imparator ailesi ikiye ayrılmıştı. Bir taraftan, imparatorluk makamına çıkan Jan Paleolog, öbür taraftan da, devlet müsteşarı olarak, ileri gelen yöneticilerden (Jan Kantakuen) kralllıklarını ilan etmişlerdi.

Osmanlılar, barış antlaşmasının, İstanbul imparatoru adına düzenlenmiş olması nedeniyle, bozulmasını gerek görmemişlerdi.

Bu iki imparator, birbirlerine üstünlük sağlamak için, Kantakuzen, İzmir hakimi Aydın oğlu Umur beyi, Jan Paleolog’da, kendisine rakip gördüğü Kantakuzen’den saltanatını kaçırmak için Saruhan beyini işbirliğine davet etmişti. Bu suretle bunlar karadan ve denizden imparatorluk ülkelerine saldırıya geçmişlerdi. Ancak, her iki imparator, Türk beyleri ile birleşmelerine karşılık, akrabalık yoluyla Gazi Orhan beyle birleşmeyi daha uygun görmüşlerdi.

Bunun üzerine, Jan Paleolog henüz genç olan annesi Ana’yı yada kız kardeşini sultan Orhan’la evlendirerek birleşme düşüncesinde idi. Bu sırada, Kantakuzen derhal kızı Teodora’yı Orhan Gazi ile evlendirerek onu kendi tarafına çekmiştir. Bir sene sonra da, öbür kızı (Eleni)’yi Jan Paleolog’a verip onu bu suretle elde etmek istemişti.

Ancak, Jan Paleolog, Bulgarlar ile birleşerek Kantakuzen’i sıkıştırmaya başlayınca, Orhan Gazi’den yardım isteğinde bulunmuştu. Orhan bey ise, Osmanlı gücünü yabancı bir devlet için kullanmaktansa, onu, çıkarı uğrunda kullanmanın daha uygun olacağını düşünmüştür ki, Rumeli fethinin başlama nedenlerinden biri de budur.

Rumeli’ye Geçiş

Sultan Orhan, Karasi’den kendisini ziyarete gelmiş olan veliahtı, veziri ve başkomutanı olan Süleyman Paşa’ya, gizli olarak bu önemli buyruğu duyurmuştu. Süleyman Paşa, hemen yer öpüp, bu görevin kendisini yücelttiğini belirterek, bu yolda canını hiçe sayıp çaba harcadığını söyleyip, babasına güvence verdiğinden, onu Rumeli fethine görevlendirdi.

Şehzade, bu sırrı kimseye açmayarak, kardeşinden ayrılıp, önce kıyıları gözden geçirip ona göre işi tasarlamak için Kapı dağından Aydıncığa iner. (Aydıncık, Karasi sancağı içinde Erdek kasabasına üç saat uzaklıkta küçük bir kasabadır.) Şehzade, Aydıncıkta eskiden pek mamur olup halen Temaşalık denen ve aklı şaşkınlığa uğratan yıkıntıları gördüğü sırada, Rumeli sahilini de gözden geçirir.

O zaman, yanında bulunan Yakup Ece Bey, Gazi Fazıl Bey ve Evronos Bey, düşünce nedenini sordukları vakit, bunun “Rumeli fethi” için olduğunu anlamışlardır. Yakup Bey ile Ece Bey hemen o akşam karşıya geçerek öğrenmek için bir dil, yani canlı kişi getirmeye söz verirler. Bu iki ünlü komutan hemen etraftaki ormandan ağaçlar kesip, öküz derilerinden tulumlar şişirip sal yaparak Gelibolu boğazının en dar yeri olan Korucuk adlı yerden binip salıvererek Rumeli yakasındaki Gelibolu’ya bir buçuk saat mesafede ve doğu yüzünde olan Çimen adlı köye gelirler.

Burada, bağlar arasında ele geçirdikleri bir Hristiyan’ı yakalayıp yine sallarla Korucuğa gelip Şehzadenin huzuruna getirirler. Çaresiz Hıristiyan, kendisinin öldürmeye getirildiğini sanıp korkar. Ancak, Şehzade tarafından öldürülmeyip, yardım teklif edilmiş olduğundan, Hıristiyan, Çimpe kalesine kolayca girilerek yeri bildiğini söyleyip yardımcı olacağına söz verir.

Şehzade hemen sığır derilerinden hazırlattığı tulumları şişirtip ve yine bu derilerden çıkartılan kayışlarla keresteleri birbirlerine bağlayıp iki büyük sal yaptırır. Bu salların her birine kırk adam bindirir, birine kendisi ile, hizmeti geçenlerden Aksungur, Kızıl oğlan oğlu ve Kara Timurtaş, Kara Hasan oğlu ve Akçakoca oğlu ve Balalancık oğlu ve kırk adet cenkçi biner. Öbür sala ise, Hacı İlbey’i, Yakup Ece Bey, Gazi Fazıl Bey ve Gazi Evranos Bey ile benzeri beyler ile kırk ünlü cenkçi binerler.

Bu hal ile sallar denize salıverilmiş ve akıntıların yardımı ile istenilen yere varılmıştır. Yol gösterici Hıristiyan, Çimpe kalesinin duvarı dibindeki gübre yığıntılarından, gazilerin kale içine girmelerine yardımcı olur. Kale halkı, beklemedikleri gece baskını gürültüsünden çok korkmuştur.

Şehzade, hepsini yatıştırmış, bazılarını arkadaşlarının yanına katarak iskeledeki kayıklar ile asker geçirmek için Anadolu yakasına göndermiştir. O gece, Rumeli yakasına üç yüz “cenkçi er” geçirilir. Üç gün içinde geçirilen asker sayısı üç bine ulaşır. Farklı kaynaklarda bu fethin tarihininin 1353,1356 ve 1358 yıllarında olduğu yazılmıştır. 1358 yılında Şehzade Süleyman Paşa avlanırken attan düşer ve ölür.

Sultan Orhan’ın ölümünden sonra 1359-1360 yılında oğlu I. Murat tahta çıkmış ve ilk iş olarak Rumeli yakasındaki ordusunu hazırlamıştır. Daha sonra Anadolu’ya yönelmiş, buradaki karışıklıkları hallederek, tekrar Rumeli’de fetihlere devam etmiştir.

Osmanlıların Rumeli’deki akınları ve Edirne’nin fethi

Osmanlı akıncılarının en ünlülerinden Evrenos Bey, Rumeli’deki fütuhatı sürdürerek Malkara ve İpsala’yı, Hacı İlbey de Dedeağaç liman ve kentini aldı. Daha sonra da Dimetoka’yı işgal etti. Bu işgallerden sonra Lüleburgaz’da toplanan savaş meclisinde alınan karar gereğince Rumeli Beylerbeyliğine getirilmiş olan Lala Şahin Paşa büyük bir kuvvetle Edirne üzerine sevk edildi. Bulgarların Bizanslılara yardım etme olasılığına karşı sağ koldan Karadeniz sahiline doğru ilerleyen bir kısım kuvvetler de o günkü adıyla Kırkilise’yi yani bugünkü Kırklareli’ni işgal etti.

Güneybatıda Drama ve Serez taraflarında bulunan Sırpların da müdahale ve yardımları düşünülerek sol kola komuta eden Evronos Bey’in kuvvetleri de Dimetoka’nın batısına doğru sevk edilerek güvenlik çemberi genişletildi. Ve nihayet Babaeski ile Pınarhisar arasında Sazlıdere mevkiinde Rum ve Bulgar kuvvetleri ile yapılan kati neticeli bir meydan savaşında düşman bozuldu ve ancak ondan sonradır ki, sıra Edirne’nin fethine geldi.

Murat Hüdavendigar’in, Edirne’den önce, Edirne’ye İstanbul’dan gelebilecek yardımlar ile Ege Denizi yoluyla Venediklilerden gelebilecek yardımların yollarını kesmek üzere zaptettiği Dimetoka (Didymoteıchous), Çorlu (Tyrilos) ve Lüleburgaz (Purgos) gibi kalelerin Bizanslı muhafızları daha sağlam olan Edirne kalesine sığınarak kale savunmasını güçlendirmişlerdi. Her ne kadar I.Murat bu muhafızların takibine Lala Şahin Paşa komutasında bir kuvvet görevlendirmişse de, bu kuvvet ancak kaleye giremeyenleri yakalayıp yok edebilmişti.

Edirne, Meriç Nehri’nin taşması sonucu kolayca fethedilebilmişti

Uzak ve yakın emniyetin sağlandığını ve fetih hazırlıklarının yeterince yapıldığını düşünen Hacı İlbey ve Evranos Bey’ler, I.Murat’ı Edirne önlerine getirmişlerdi. I.Murat’ın Edirne civarına geldiği sırada Meriç Nehri de taşmıştı. Bu afeti değerlendiren Edirne Muhafızı Bizanslı komutan da kayıkla şehirden kaçıp önce Enez’de Cenevizlilere, sonra da Sırbistan’a sığınmıştı. Bunu duyan şehir halkı da kale kapılarını açıp şehri teslim etmişlerdi.

Sultan I. Murat, Edirne fetih olunduktan sonra Dimeteko’ya yerleşmiş ve Edirne Sarayı yapılana kadar devleti buradan yönetmiştir.

Osmanlıların Rumeli’ye yerleşmeleri ve Avrupa ortalarına kadar genişlemesinde bir başkent olarak, bir askeri üs ve dayanak noktası olarak ayrı bir değer taşıyan Edirne’nin tam bir Osmanlı şehri olarak geliştiğini söylemek, aksine Edirne’nin Türkler’den önceki bilinen tarihinin çok zengin olmadığını söylemek mümkündür.

“Başkent” Edirne

Edirne, erken dönem Osmanlı mimarisinin (1299-1501) merkezlerinden biridir. Fethedildiği 1361 yılında Tunca kenarında ve kale içinde kurulmuş küçük bir şehirken, Osmanlı Türklerinin eline geçtikten sonra camiler, saraylar, köprüler, kervansaraylar, hanlar, hastaneler ve imaretler gibi anıtsal yapılarla sosyal dokusunu hızla oluşturarak iki yüzyıl içinde dünyanın sayılı şehirlerinden biri haline gelmiştir.

15. yüzyıl başlarında Bursa odaklı gelişmeleri izlemekle birlikte, sonraki gelişmelere basamak oluşturan önemli yapılar, yüzyıl boyunca Osmanlı sanatının en üst düzey eserleri Edirne’de inşa edilmiş, Edirne bu özelliğini 16. yüzyılda da sürdürmüştür.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde IV. Murat (1623-1640) zamanında yapılan bir sayıma göre, Edirne’de on dördü selâtin camii (sultanlar adına yaptırılan büyük cami), üç yüzü vezirler veya ayan tarafından yaptırılmış 314 cami bulunduğunu söyler.

Bunun dışında kalan 46 cami ile birlikte 61 caminin adını verir. Edirne’de 164 mescit, 56 tekke ve zaviye, 49 medrese, 103 merkad ve türbe, 9 imaret, 53 mektep, 4 çarşı, bedesten ve arasta, 24 han-kervansaray, 16 hamam, 13 sebil, 124 çeşme, 8 köprü saptanmıştır. Bu yapıların büyük bir kısmı korunamamış, geriye 84 eski eser kalmıştır.