Edirne Şiirleri

73
Görüntülenme

Ülkemizin diğer kentleri için onlarca şiirler yazılsa da hiç biri Serhat şehri Edirne için yazılanlar kadar anlamlı olmamıştır. Ve belki bütün dünyada başka bir kent içinde böyle duygusal, içten ve güzel şiirler yazılmamıştır.

Şairlerimizin Edirne için yazdıkları şiirlerin sayısı oldukça fazladır. Mühürlenmiş zamanın başkenti olan Edirne, şiirler de sadece kahramanlıklarıyla değil, nehirleri, köprüleri, çeşmeleri, şadırvanları, hanları, hamamları, konakları, camileri, tabyaları, bağları ve de güzelleriyle de anlatılmıştır.

Edirne’nin her yeri tarih kokar. Bu yüzden de şairlerin sevgilisi, esin kaynağıdır.

Boylesine zengin tarihi ve kültürü olan Edirne için gazeller, sehrengizler, destanlar yazılacaktı elbet. Nitekim yazıldı da.

Bu şiirleri okurken Edirne’yi daha çok sevecek, bilmiyorsanız tanıyacak ve Edirne’de olmak için can atacaksınız.


Edirne Destanı

“Selimiye” derler, “Edirne” derler
Tatlı bir gariplik duygusu gelir.

Kemerler, çeşmeler, minarelerle
Bir eski eserler kamusu gelir.
Minarelerden en tatlı ezanlar,
Dallardan güvercin “hu hu” su gelir.
Ayşekadın’a gül ve Yıldırım’a
Üçşerefeli’nin kumrusu gelir.
Şu Selimiye’dir, şu Muradiye
Çinilerden sümbül kokusu gelir.

Karşına ya iki sedef çekmece,
Ya iki mücevher kutusu gelir.

Vezirlerin iki tuğlusu gider,
Arkasından yedi tuğlusu gelir.
Şurada aptes alır Hüdavendigâr:
Yerden suyu, gökten havlusu gelir.

Dedeler adına “Meriç” demişler:
Sınırdan bir ana kuzusu gelir.
Arda’dan su içer turnalar, akşam..
Tunca’ya Tuna’nın kuğusu gelir.
Bülbülada’sını görsen sanırsın
Meriç’le Tunca’nın yavrusu gelir.
Bir yelpaze açar vadi, çiçekten:
Yurdumun şahane tavusu gelir.
Kovanlar, bahçeler birbirlerinin,
Ovada, kapu bir komşusu gelir.
Kovanlar, bahçeler, bağlar üstüne
Akşamın ya sisi, ya pusu gelir.
Sular der ki: “Uyu, Edirne’m uyul..”

Mahzun Edirne’nin uykusu gelir,
Sazlardan nilüfer kokusu gelir.

Görünür yollarda bir başka yavru:
Sana Edirne’nin ahusu gelir.
Şimdi göğüslerin en haşarısı,
Şimdi dudakların uslusu gelir,
“işte tenlerin en beyazı!..” derken
Bakışların da en durusu gelir.
Söyletebilirsen, konuşturursan

Ruha, sanki, bir dupduru su gelir,
Saçlarından ıtır kokusu gelir.

Taşları kararmış bir yol ucunda
Üçşerefeli’nin kapusu gelir.
Şu yana dönersen Eskicami’nin
Kesilmiş, biçilmiş avlusu gelir.
Atınca üç adım daha ileri
Bir serin kubbenin kuytusu gelir,
Dünyanın en güzel minareleri

Ve kubbelerin en uslusu gelir:
Türk’ün Trakya’da tapusu gelir.

Mihrabında bir teravi kılmaya
Denizler ardından yolcusu gelir.

Bilsen ki bağrında kanar bir yara.
Yarasını sarmak arzusu gelir.
Mahya olmak için Sultanselım’e
Göklerden yıldızlar ordusu gelir.

Kubbeler menekşe, şerefeler gül..
Mermerinden çiğdem kokusu gelir.

Yazık ki yıkılmış Karaağaç’tan
Bugün artık ağıt kokusu gelir.
Edirne’ye “Mahzun Edirne!” sözü
Şimdi sözlerin en doğrusu gelir.
“Şu köprü köprümdür, geçeyim” dersen
Önüne yabanın namlusu gelir.
Şimalde baçene çıkmak istersen

Yolunu bekliyen bir pusu gelir
Ve hıyanetlerin kuyusu gelir.

“Nerdesin ey tarih?” dersen gözüne
Serdengeçtilerin koşusu gelir.
“Hani torunum?” der şehit ruhları;

Sana bir imtihan kaygusu gelir,
Cevap verememek korkusu gelir.

Çık da yeri, göğü dinle Kıyık’ta:
Tabyalardan hücum borusu gelir.
Tüter, buram buram tüter topraklar,
Topraklardan barut kokusu gelir.

Doya doya doldur göğsünü yolcu:
Genzine Arda’nın buğusu gelir.
Silinir tepeler, silinir dağlar;

Filbe’si, Sofya’sı, Şumnu’su gelir
Ve Kızanlık’tan gül kurusu gelir.

Surda. “Sarayiçi” derer yoluna
Dünyanın en güzel korusu gelir.
Şimdi ışıkların köpük gibisi,
Şimdi gölgelerin koyusu gelir.

Kırkpınar’dır, birbirini tutmaya
“Benim” diyenlerin pazusu gelir.
Akar kalabalık, adaya kol kol…
Yolcusu, izcisi, avcısı gelir.

Bekle akşamı ki, akşam dalların
Bülbülü, ishakı, puhusu gelir.
Doldurur rüyanı eski âlemler..
Şarap, altın taşlar dolusu gelir.
Açma son sayfayı… ki yüreklere

En asîl intikam duygusu gelir
Ve yeminlerin en kutlusu gelir.

Şu dalları yaprağından öpmeye
Gökyüzünden saman uğrusu gelir.

Biz geldik, gideriz… Doğacaklara
Edirne’de doğmak arzusu gelir.

Arif Nihat ASYA


Selimiye’den Sonra

Uzandığım tokmak elimi yaksa,
Eski eşiklere sürsem yüzümü
Minareler bana eğilip baksa,
Mahyalar yazsalar alınyazımı.

Sorma: “Seni benden alabilen kim?
” Gücenme güzelim, eski sevdiğim!
Benden umudunu kes ki, sevdiğim,
Şu dul Edirne’ye verdim sözümü.

Sana orda bahar, bana burda güz.
Ufuk, gece sonsuz, bir karış, gündüz.
Anamın taç giymiş başı, örtüsüz;
Versin elin kurdu yesin kuzumu!

Maksat, içli-dışlı temiz olmaksa;
Arda, Meriç, Tunca yeri bıraksa,
Sağ-sol omuzumdan, başımdan aksa,
Bir millî gusülle açsam gözümü.

Geçmektense her gün baş eğe eğe
Ruhum uçup konsa Selimiye’ye
Şükretse “bahtiyar bitirdim -diye-
Tarihler boyunca süren gezimi.”

Coşarken fütuhat yıllariyle ben
Yansam bayrakların ailanyie ben
Çiğnensem sipahi nallariyle ben
Savursalar şu üç suya tozumu.

Behçet Kemal ÇAĞLAR


Edirne

Burada duyulur,
Mavi Tuna’nın sesi.
Sınırlarında ezelî bekçisi,
Ulu ceddimizin kanlı gölgesi.
Beldeler içinde Edirne;
Gerçekten bir başka vatan köşesi.
Yollar buradan uzanır,
Pilevne’ye, koca Balkan’a.
Her karış toprağı bu yerin;
Bir canlı tarihtir insana.

Her adım başında;
Bir vîran türbe, bir isimsiz mezar.
Kalbimizden çıkmıyor,
Balkan’dan içimize sızan acılar.

Boşa gezip durma bu yeri,
Ey sen uzaklardan gelen hemşeril
Bir koca tarih al eline,
Ölmez mâzisiyle canlansın,
Karşında şanlı Edirne.
Çevirdiğin her yaprak,
Okuduğun her sayfa, her satır;
Sana bu şanlı beldeyi yaşatır.
Her köşesi bu yerin,
San’attan taşar,
Sinan’ı yaşar.

Tepeler gazidir burda,
Tabyalar destan.
Sarayiçi’nde geçen günleri;
Kalbimizde unutulmaz hicran.
Vatanlar içinde Edirne,
Gerçekten bir başka vatan.

Ey mazinin derinlikleriyle
Hâtıramızdan silinmeyen şehirl
Ruhumuz, kalbimiz;
Her zaman seninledir.
Senin için ölürüz de.
Hâtırası güzelliklerinin,
Daima yaşayacak gönlümüzde.

Mustafa YILDIRIM


Kırkpınar Aslanları

Yine bir destandır bugün dillerde
“Türk gibi kuvvetli” sözü, arslanlarl
Geziyor namınız uzak illerde,
Irkımın cevheri, özü, arslanlarl

Bakarak bayrağın güzel rengine,
Girdiniz şevk ile güreş ringine,
Hayrandır kâinat Türk’ün çengine,
Bizdedir âlemin gözü, arslanlarl

Yakıp gönüllerde kutsal ateşi,
Siz ı oldunuz ihya eden güreşi,
Parlar alnınızda zafer güneşi,
Sönmezin bu aşkın közü, arslanlar!

Olunca muzaffer birer kahraman,
“Milli Marş”ımızı dinledi cihan,
Ne büyük şeref bu, ne büyük bir şan,
Bahtiyar ettiniz bizi, arslanlarl

Yeryüzünde benzeriniz bulunmaz,
Bir kaledir göğsünüz, alınmaz,
Bu meydanda Türk’e karşı gelinmez,
Bütün dünya bilir sizi, arslanlarl
“Hazreti Hamza”dan geliyor bu güç,
Hasmının bağrını deliyor bu güç,
Dünyanın gözünü çeliyor bu güç,
Arttıran bu gücü, hızı arslanlar!

Hoştur Edirne’nen suyu, havası,
Her köşe, bucağı kartal yuvası,
Düşmanlık değil bu, erlik davası,
Dönmesin kimsenin yüzü, arslanlarl

Düşmez dilimizden her akşam, sabah:
Adalı Halil’le Filiz Nûrullah,
Saklasın sizleri nazardan Allah
Geçirsin neşeyle yazı, arslanlar!

Koca Yusuf, Kurtdereli, Yaşar’ım,
Anarken onları kükrer, taşarım,
Öcar der: “Bu yolda dağlar aşarım,
Kapanmasın ecdat izi, arslanlar!”

Cemal Oğuz ÖCAL


Meriç

Bir efsane anar söğütler, çamlar
Rüyalar içinde süzülür kıyı…
Sulara alçalır serin akşamlar
Her taraf dinler bir ince şarkıyı!

Hülyalarla dolu ufkun üstünden
Ziyalar dökülür ince hatlarla.
Gittikçe dağlara alçalan günden
Bir füsun boşanır nur kanatlarlal

Akşam grupları bu kıyılarda
O kadar esrarlı, öyle güzel ki…
Bu şirin füsunla hiçbir diyarda
Böyle bir akşam doğamaz belkil

Göklerden bin rengin şi’rini emen
Dalgaların suya nur donatışı.
Ne kadar insanı mesteder kalben,
Ne kadar nur alır günün batışı!

Sonra gece olur, bütün her taraf
Yavaş yavaş başlar bir tebeddüle.
Gökleri yıldızlar ederken tavaf
Asuman bürünür mehtaplı tülel

M. Faruk Gürtunca


Müjdeler olsun efendim Edirne’desin

Bir yerde görürsen ki:
Ağır ve edalı akar
dal dal söğütleri öperek
samur üç belik gibi
üç koldan sular;
müjdeler olsun efendim:
Edirne’desin.
Mevsim, faslı bahardır;
gecedir ve mehtap vardır.
Ve sen,
bir kavs-ı kuzahta yürür gibi
köprülerdesin.
Şatraban makamından bir şarkı dudaklarına
düşünür, çözemezsin:
Bu naz-ı istiğna, bu avaz neden;
neden yarı eğilmiş suya dallar?
Öyle ferman etmiş eden
kimseler bilmez.
“Gönül bir top ibrişim
Sarılırsa çözülmez.”
Burda her şey,
bakınır hüsnüne hayran.
Seyreyler cemalini eğilmiş suya
mermer ihtişamında serhadd-i vatan.
Aşına bir çehre sezer belki diye
devr-i saltanatından Edirne;
bir deste alev güldür, mahzun,
yâr elinden düşürülmüş şimdi suda.

Ve sular;
şimşir kelâmı dilinde
destan okur-okur akar.
Ve bîhaber Yıldırım’da, bir evcikte
-akan sudan, uçan kuştan-
yeşil dut yaprağında
ak bir ipek böceği,
kozasını dokur-dokur uyur.
Uyanır veda etmiş gibi artık uykuya,
konuşan bir dil olur
çiler uzakta; bülbül sesi yağmur gibi
Bülbülada’sında.
Kanadı gümüşlü kuşlar geçer
iki şâk bölüp mehtabı;
Kıyıktan uçurulmuş.
Salınır bahçeler içre kızlar ki:
Nazardan kaçırılmış.
Ağzında kan kırmızı bir caneriği,
mehtapla beraber düşmüş gibi arza;
kızlar ki güzel,
dört başı mâmur ve murassa. Sevdaya tutulmak bile mümkün
yeni baştan
söylemek kolay olsa eski türkümü:
“Edirne köprüsü taştan
Sen çıkardın beni baştan.”

M.Niyazi AKINCIOĞLU


Edirne

Burada duyulur,
Mavi Tuna’nın sesi.
Sınırlarında ezelî bekçisi,
Ulu ceddimizin kanlı gölgesi.
Beldeler içinde Edirne;
Gerçekten bir başka vatan köşesi.
Yollar buradan uzanır,
Pilevne’ye, koca Balkan’a.
Her karış toprağı bu yerin;
Bir canlı tarihtir insana.

Her adım başında;
Bir vîran türbe, bir isimsiz mezar.
Kalbimizden çıkmıyor,
Balkan’dan içimize sızan acılar.

Boşa gezip durma bu yeri,
Ey sen uzaklardan gelen hemşeril
Bir koca tarih al eline,
Ölmez mâzisiyle canlansın,
Karşında şanlı Edirne.
Çevirdiğin her yaprak,
Okuduğun her sayfa, her satır;
Sana bu şanlı beldeyi yaşatır.
Her köşesi bu yerin,
San’attan taşar,
Sinan’ı yaşar.

Tepeler gazidir burda,
Tabyalar destan.
Sarayiçi’nde geçen günleri;
Kalbimizde unutulmaz hicran.
Vatanlar içinde Edirne,
Gerçekten bir başka vatan.

Ey mazinin derinlikleriyle
Hâtıramızdan silinmeyen şehirl
Ruhumuz, kalbimiz;
Her zaman seninledir.
Senin için ölürüz de.
Hâtırası güzelliklerinin,
Daima yaşayacak gönlümüzde.

Mustafa YILDIRIM